Aziz DAĞTEKİN Yazdı
Siyasette söylenen her söz, yalnızca muhatabına değil, temsil edilen kitleye de söylenir. Bu yüzden siyasetçinin dili, kişisel öfkesinin değil; kamusal sorumluluğunun aynasıdır. Bugün Türkiye’nin ana muhalefet partisinin genel başkanının, bir belediye başkanıyla küfür iddiaları üzerinden gündeme gelmesi tam da bu nedenle kabul edilebilir değildir. Üstelik söz konusu iddialar artık savcılık dosyasına girmişken…
Şunu açıkça sormak gerekiyor:
Siyaseti kirleten nedir?
Küfür etmek siyasetin neresine düşer?
Bir partinin genel başkanının, seçilmiş bir belediye başkanıyla küfürleşmesi o partiye ne kazandırır?
Bu soruların cevabı ne sağda ne solda değişir. Küfür, siyasetin dili değildir; siyasetsizliğin işaretidir.
Özgür Özel’in CHP Genel Başkanı seçildiği günlerde sergilediği üslup, sadece kendi seçmeninde değil, karşıt görüşlü kesimlerde dahi bir “normalleşme” umudu yaratmıştı. Argo kullanmayan, bağırmayan, hakarete yaslanmayan bir muhalefet dili mümkündü ve Özel bunu temsil edebilecek bir profil çizmişti.
Peki ne oldu da bu noktaya gelindi?
Cevap sanıldığı gibi iktidar baskısı ya da AK Parti muhalefeti değil. Asıl baskı, ironik biçimde CHP’nin kendi tabanından geldi. Çünkü CHP’nin belirli bir kesiminde uzun süredir yerleşmiş tehlikeli bir algı var:
Hakaret etmeyen muhalefet yumuşaktır, küfretmeyen muhalefet etkisizdir, bağırmayan lider “yetersizdir”.
Bu çarpık beklenti, siyaseti fikir üretme alanı olmaktan çıkarıp bir öfke gösterisine dönüştürüyor. Daha açık söyleyelim: CHP’de bir süredir siyaset değil, hınç ödüllendiriliyor. Sokakta da Meclis’te de sesi en çok yükselten, sözü en çok sertleştiren alkışlanıyor. Bu bir muhalefet stratejisi değil; siyasi tükenmişliktir.
Küfür, düşüncenin bittiği yerde başlar.
Hakaret, argümanın yerini aldığında siyaset çöker.
Sorun sadece üslup da değil. CHP’nin fabrika ayarlarının bozulduğu asıl nokta, parti enerjisinin yanlış yere kilitlenmesidir. Türkiye emeklilikte açlık sınırını, asgari ücrette geçim sınırını tartışırken; gençler işsizliği, aileler hayat pahalılığını yaşarken ana muhalefetin bütün siyasi mesaisini “şaibe iddialarıyla” yargı sürecinde olan birkaç belediye başkanına endekslemesi büyük bir stratejik hatadır.
Bir muhalefet lideri şunu söyleyebilirdi: “Eğer hukuka aykırı bir durum varsa, partimiz kendi içinde gereğini yapar. Hukuk süreci sonunda aklanırlarsa da biz onların arkasında dururuz.”
Bu kadar basit, bu kadar güçlü.
Ama yapılmadı.
Bunun yerine CHP, kendisini savunma psikolojisine hapsetti. Topluma çözüm anlatması gereken bir parti, sürekli kendini anlatmaya başladı. Savunmada kalan siyaset, zamanla öfkelenir. Öfke ise dili bozar. Bugün yaşanan tam olarak budur.
Daha vahimi şu: Bir yanda “demokrasi, hukuk, nezaket” söylemi; diğer yanda küfürlü mesaj iddiaları…
Bu çelişki, CHP’ye puan kazandırmaz; güven kaybettirir. Küfrü savunan CHP’lilerin motivasyonu da buradan okunmalı. Savundukları şey aslında küfür değil; çaresizliktir. Çünkü siyaset üretmek zordur, hakaret kolaydır. Program anlatmak emek ister, bağırmak anlıktır.
Oysa siyaset bir hizmet yarışıdır.
Rekabet, daha iyi çözüm üretmek içindir.
Motivasyon küfürleşmek değil, hayatı kolaylaştırmaktır.
Türkiye’nin hem içerde hem dışarda bu kadar ağır sorunları varken, kamuya mal olmuş iki seçilmiş ismin küfür iddialarıyla gündeme gelmesi sadece siyaseti küçültmez; devleti de yorar.
CHP bir siyasi partidir, bir öfke kulübü değil.
CHP bir alternatif olmalıdır, bir refleks değil.
Artık bir yol ayrımı nettir: Ya CHP zaman ve bağlam dışı bu siyasal hezeyanlardan kurtulacak, ya da CHP’liler CHP’yi bu hezeyanlardan kurtaracak. Aksi halde ne yükselen ses ne edilen küfür, bu ülkeye tek bir kazanım getirmeyecek.
Siyaset bağırarak değil, düşünerek yapılır.
Ve en önemlisi: Küfürle siyaset olmaz.