Aziz DAĞTEKİN İle Pazar Sohbeti
Bazı şeyleri anlatmak için uzun nutuklara gerek yoktur.
Bazen bir gazoz şişesi yeter.
Evet, yanlış okumadınız.
Bir gazoz şişesi…
Bizim gençliğimizde bir gazoz açılırdı.
On kişi başına üşüşürdük.
Birimiz içer, diğerine uzatırdık.
Kimse “Ben daha fazla içeceğim” diye kavga etmezdi.
Çünkü elimizde az vardı ama gönlümüzde çok şey vardı.
Bugün ise imkanlar arttı.
Ama paylaşma duygusu aynı ölçüde arttı mı?
İşte asıl mesele burada.
Çünkü ülkücülük bana göre hiçbir zaman sadece bir siyasi kimlik olmadı.
Bir hayat biçimiydi.
Dostluktu.
Vefaydı.
Yoklukta beraberlikti.
Bir arkadaşının derdi varsa kendi derdin gibi görmemek mümkün değildi.
Birinin başına iş geldiğinde “Bana dokunmuyor” diyemezdin.
Çünkü aynı yolun yolcusuyduk.
Aynı yağmurun altında ıslanırdık.
Aynı sofrada ekmeği bölerdik.
Bugün ise insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Biz büyüdükçe dava mı büyüdü, yoksa aramızdaki mesafe mi?
İşte bu soruyu sormaktan kimse korkmamalı.
Çünkü sevdiğin bir yapıya soru sormak ihanet değildir.
Tam tersine…
Onun geleceğini düşünmektir.
BİR HAREKETİN EN BÜYÜK SERVETİ
Bir siyasi hareketin en büyük serveti bina değildir.
Makam değildir.
Tabela değildir.
Araç değildir.
Hatta sadece seçim sonucu da değildir.
İnsandır.
İnsan yetiştirebiliyorsa…
Gençlerine umut verebiliyorsa…
Tecrübelisini kenarda bırakmıyorsa…
Farklı fikirleri düşmanlık saymıyorsa…
Orada gelecek vardır.
Ama yetişmiş insanlarını küstürüyorsa…
Gençlerine “Sen daha küçüksün” diyerek kapıyı kapatıyorsa…
Yıllarca emek vermiş insanlara yalnızca geçmişleri soruluyor, bugün ne yapabilecekleri sorulmuyorsa…
Orada ciddi bir muhasebe yapmak gerekir.
Çünkü kaybedilen bir seçim telafi edilebilir.
Kaybedilen insan ise bazen geri dönmez.
DAVANIN HAFIZASI VARDIR
Siyasette hafıza sandığımızdan daha güçlüdür.
Bugün bir toplantıda yanında olmayan insanın dün nerede olduğunu bilenler vardır.
Bugün alkışlamayanın dün hangi şartlarda mücadele ettiğini hatırlayanlar vardır.
Bugün kenarda duran kişinin hangi günlerde en önde yürüdüğünü bilenler vardır.
İnsanların geçmişini silmek kolay değildir.
Bir listeye adını yazmamakla bir insanın emeğini yok sayamazsınız.
Bir görevi vermemekle onun yıllarını değersizleştiremezsiniz.
Çünkü emek, makamdan bağımsızdır.
Ve dava dediğimiz şey de tam burada başlar.
“BEN” ÇOĞALDIKÇA “BİZ” AZALMASIN
Bir hareketin içerisine “ben” duygusu fazla girdiğinde ortak ruh zayıflar.
“Ben yaptım.”
“Ben getirdim.”
“Ben çözdüm.”
“Ben olmazsam olmaz.”
Bu cümleler çoğaldıkça teşkilat küçülür.
Çünkü hiçbir siyasi hareket tek bir insanın omuzlarında sonsuza kadar taşınamaz.
Bir kişinin kabiliyeti elbette önemlidir.
Tecrübesi de…
Yeteneği de…
Ama hareketlerin kaderini şahıslar değil, kadrolar belirler.
İyi kadro kuramayan yönetici, ne kadar güçlü görünürse görünsün aslında geleceği tüketiyordur.
BİR GENÇ SİZE NE ZAMAN KÜSER?
Bir gencin teşkilattan kopması bir günde olmaz.
Önce dinlenmediğini hisseder.
Sonra önemsenmediğini düşünür.
Sonra “Benim burada ne işim var?” diye sorar.
En sonunda da sessizce uzaklaşır.
Ve siz onun gittiğini ancak sandalyeler boşaldığında fark edersiniz.
Oysa mesele sandalye değildir.
Mesele, o sandalyeye oturacak insanı yetiştirememektir.
Gençleri yalnızca seçim zamanı hatırlamak büyük hatadır.
Genç insan afiş asmak için değil, geleceği kurmak için teşkilatta bulunmalıdır.
Ona sadece görev değil…
Söz de verilmelidir.
Sadece sorumluluk değil…
Fikir hakkı da verilmelidir.
TECRÜBELİLERİ DE ÇÖPE ATMAYIN
Gençleri kazanacağız diye tecrübeyi kaybetmek de aynı derecede yanlıştır.
Yıllarını vermiş insanları “artık zamanı geçti” diye kenara koymak…
Bir hareketin kendi hafızasını kendi eliyle silmesidir.
Genç enerji ile tecrübe birleşirse güç doğar.
Biri diğerinin rakibi değildir.
Tam tersine birbirinin tamamlayıcısıdır.
Dünün birikimi ile yarının heyecanı aynı masada buluşabilirse teşkilat nefes alır.
PEKİ, “BEDEL ÖDEDİM” DİYENLERE NE DİYECEĞİZ?
Öncelikle saygı.
Çünkü gerçekten bedel ödeyen insanların hakkını inkar etmek mümkün değildir.
Yokluk görmüş…
Sıkıntı çekmiş…
Dışlanmış…
İşinden, çevresinden, rahatından olmuş…
Davası uğruna yıllar vermiş insanların emeği küçümsenemez.
Ama geçmişte çekilen sıkıntı, geleceğin tapusu da değildir.
Çünkü hayatın her döneminde yeni bir imtihan vardır.
Dün fedakarlık yapan bugün de fedakarlık yapabiliyorsa…
İşte gerçek devamlılık budur.
“Ben geçmişte ne yaptım?” sorusu kadar,
“Bugün ne yapıyorum?”
sorusunun da sorulması gerekir.
BİR FOTOĞRAF HER ŞEYİ ANLATMAZ
Sosyal medya çağındayız.
Bir fotoğraf çekiliyor.
Paylaşılıyor.
Altına birkaç güzel cümle yazılıyor.
Sonra herkes birbirini “dava adamı” ilan ediyor.
Oysa bir insanın davasını anlamak için fotoğrafına değil, zor günlerine bakmak gerekir.
Kimse bakmıyorken ne yaptı?
Karşılığını alamayacağını bildiği halde çalıştı mı?
Yanında kimse yokken arkadaşının yanında durdu mu?
Haksızlığa uğradığında başkasına da haksızlık yapmamayı başarabildi mi?
Asıl ölçü budur.
MHP’NİN YARINI KADRO MESELESİDİR
MHP’nin geleceği sadece bugünün yöneticileriyle ilgili değildir.
Asıl mesele, yarının kadrolarının nasıl yetiştirileceğidir.
Bugün gençlere kapı açılmazsa yarın o kapıyı açacak kimse kalmayabilir.
Bugün farklı düşünen herkesi dışarı itersek yarın içeride yalnızca birbirini onaylayan insanlar kalabilir.
Bu ise güç değil, zayıflıktır.
Bir teşkilatın büyüklüğü, içinde kaç kişinin konuşabildiğiyle de ölçülür.
Herkes aynı şeyi söylüyorsa orada birlik olabilir.
Ama gelişim olmayabilir.
Oysa fikirlerin konuştuğu, yanlışların düzeltilebildiği, tecrübenin dinlendiği, gençlerin önünün açıldığı bir yapı geleceğe daha sağlam yürür.
ASIL SORU ŞU!
Şimdi herkes kendi bulunduğu yere bakmalı.
Başkan…
Yönetici…
Teşkilat mensubu…
Eski yönetici…
Genç…
Tecrübeli…
Herkes.
Kendisine şu soruyu sormalı:
“Ben benden sonra gelecek insana ne bırakıyorum?”
Bir makam mı?
Bir kavga mı?
Bir kırgınlık mı?
Yoksa yetişmiş bir kadro mu?
Çünkü insanın gerçek başarısı, kendisinden sonra da işlerin düzgün yürümesidir.
Kendisine bağlı insanlar yetiştiren değil…
Kendisinden bağımsız güçlü insanlar yetiştiren yönetici başarılıdır.
Çünkü iyi bir kaptan gemiyi kendisine bağımlı bırakmaz.
Rotayı öğretir.
MHP BİR KİŞİDEN, BİR DÖNEMDEN, BİR MAKAMDAN BÜYÜKTÜR
Bunu unutmamak gerekir.
MHP’nin tarihi sadece bugün görev yapanların tarihi değildir.
Dün omuz verenlerin…
Bugün çalışanların…
Yarın bayrağı taşıyacakların ortak hikayesidir.
Kimse bu hikâayenin tamamını kendisine mal edemez.
Çünkü bayrak elden ele geçer.
Nöbet değişir.
İsimler değişir.
Görevler değişir.
Ama dava devam eder.
Bu yüzden bugün yapılması gereken şey birbirimizi tüketmek değil, birbirimizi çoğaltmaktır.
Daha fazla insan kazanmak…
Daha fazla genç yetiştirmek…
Daha fazla fikir üretmek…
Daha fazla gönül almak…
Daha fazla güven vermek…
SON SÖZ OLARAK
Biz bir zamanlar bir gazozu on kişi içerdik.
Belki bugün o gazozun tadını hatırlayan çok az kişi kaldı.
Ama o paylaşmanın ne anlama geldiğini hala hatırlıyoruz.
Çünkü mesele gazoz değildi.
Mesele şuydu:
Elimizde az vardı ama birbirimize çok değer verirdik.
Bugün imkanlarımız daha fazla olabilir.
Makamlarımız olabilir.
Görevlerimiz olabilir.
Yetkilerimiz olabilir.
Ama birbirimize olan tahammülümüz, vefamız ve paylaşma duygumuz azalırsa…
Elimizde ne kadar çok şey olursa olsun, aslında fakirleşmiş oluruz.
O yüzden MHP’nin geleceği için bir önerim var:
Birbirimizi elemek yerine çoğaltalım.
Gençleri bekletmek yerine yetiştirelim.
Tecrübeyi kenara atmak yerine gençlikle buluşturalım.
Geçmişte ödenen bedelleri unutmayalım ama onları geleceğin önüne de set yapmayalım.
Ve en önemlisi…
Kendimizden sonra gelecek insanın bizden daha iyi olmasından korkmayalım.
Çünkü iyi bir dava adamının en büyük eseri…
Kendi adının daha çok duyulması değildir.
Kendisinden sonra davayı daha ileri taşıyacak insanların yetişmesidir.
Bir gün hepimiz çekileceğiz.
Birileri gelecek.
Birileri gidecek.
Birileri bayrağı devralacak.
O gün geriye şu soru kalacak:
“Bu davaya kaç insan kazandırdın?”
İşte cevap…
Ne makamda.
Ne koltukta.
Ne fotoğrafta.
Ne alkışta.
Cevap, yetiştirdiğin insanda olacak.
Çünkü davalar…
İnsanları tüketerek değil,
insan yetiştirerek büyür.